Mustafa BALIKÇI
ŞEHİRLER BETONLA DEĞİL,GÜVENLE YÜKSELİR
Bir şehre dışarıdan bakan, önce yollarını ve binalarını görür. O şehirde yaşayanlar ise bambaşka şeyleri fark eder; sabah selam veren komşuyu, akşam güvenle eve dönebilmeyi…
İşte bir şehrin gerçek değeri de tam burada başlar.
Gayrimenkul denildiğinde çoğu zaman akla metrekareler, fiyatlar, tapular ve projeler gelir. Oysa bu sektörün asıl merkezinde insanlar vardır. Çünkü hiç kimse yalnızca dört duvar satın almaz. İnsanlar; umutlarını, geleceklerini ve hayatlarının en özel anılarını emanet edecekleri bir yaşam alanı arar.
Bir ev, sadece kapısı olan bir yapı değildir.
Aileyi aynı sofrada buluşturan akşamların sıcaklığıdır.
Bayram sabahlarının telaşı, pencereden izlenen ilk kar, yağmur yağarken balkonda içilen bir bardak çayın huzurudur.
İşte bu yüzden bir evi değerlendirirken yalnızca bulunduğu katı ya da manzarasını konuşmak eksik kalır. Asıl konuşulması gereken, o evin içinde kurulacak hayatlardır.
Konya, geçmişiyle geleceğini aynı potada eritebilen ender şehirlerden biridir. Yüzyıllardır ayakta duran tarihi mirasıyla, gelişen sanayisiyle, büyüyen yaşam alanlarıyla her geçen gün yeni bir kimlik kazanıyor. Ancak şehirleşmenin gerçek başarısı, daha fazla bina yapmakla değil; daha yaşanabilir mahalleler oluşturabilmekle ölçülür.
Mahalle kültürünün yaşadığı…
Komşuluğun devam ettiği…
Yaşlıların huzurla yürüyebildiği…
İnsanların birbirini sadece apartman numarasıyla değil, selamıyla tanıdığı yaşam alanları…
İşte şehir dediğimiz yer, tam da böyle bir anlam kazanır.
Gayrimenkul sektöründe en değerli sermaye ise hiçbir zaman beton olmamıştır. Güvendir.
Bir projeyi cazip kılan yalnızca mimarisi değildir; verilen sözün tutulması, şeffaflık, dürüstlük ve insanların yıllar sonra bile "Doğru bir karar vermişim." diyebilmesidir. Çünkü güvenin olmadığı yerde en gösterişli yapı bile eksik kalır.
Şehirler, yalnızca bugünün ihtiyaçları düşünülerek kurulmaz. Atılan her temel, gelecek kuşakların yaşayacağı hayatın da temelidir. Bu yüzden yapılan her yatırımın, inşa edilen her yapının ve planlanan her mahallenin arkasında sadece teknik hesaplar değil; vicdan, sorumluluk ve şehir kültürü de bulunmalıdır.
Bir şehir, göğe uzanan binalarıyla değil; insanına verdiği huzurla büyür.
Çünkü beton zamanla eskir.
Boyalar solar.
Cepheler değişir.
Ama güvenle atılmış bir imzanın, samimiyetle kurulmuş bir komşuluğun ve huzurla yaşanmış bir mahallenin değeri yıllara meydan okur.
Gerçek zenginlik, daha yüksek binalar yapmakta değil; insanların çocuklarını gönül rahatlığıyla büyütebildiği, yaşlıların hatıralarını huzur içinde yaşatabildiği, kapıların selamla açıldığı şehirler kurabilmektedir.
Günün sonunda geriye yalnızca tapular değil, hatıralar kalır.
Çünkü bir evi yuva yapan duvarlar değildir; o duvarların arasında biriken hayattır.

